Tıp Fakültesi Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe GO-FAR 2, CASPRI skorları ve end-tidal karbondioksit düzeylerinin hastane içi kardiyak arrest hastalarının nörolojik sağkalım sonuçları üzerindeki yordayıcı etkisinin incelenmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Selki, Kudret; Demir, Mehmet CihatKardiyopulmoner arrest (KPA), yüksek mortalite oranı ve nörolojik sekel riski ile acil serviste sık karşılaşılan, kritik bir durumdur. Nörolojik sağkalımı öngörmek, hem kaynak kullanımının etkinliğini artırmak hem de etik tedavi kararlarını desteklemek açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, hastane içi kardiyak arrest geçiren hastalarda, nörolojik sağkalımı tahmin etmede kullanılan Resüsitasyon Girişiminin Ardından İyi Sonuç (GO-FAR)-2 ve Hastane İçi Resüsitasyon Sonrası Kardiyak Arrest Sağkalımı (CASPRI) skorlarının, end-tidal karbondioksit (ETCO₂) düzeyi ile birlikte kullanıldığında tahmin başarısını artırıp artırmadığını değerlendirmektir. Bu prospektif gözlemsel çalışma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde, 01.01.2024 - 31.12.2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Hastane içinde kardiyak arrest geçiren toplam 98 hasta çalışmaya dahil edildi. EMMA® ana akım kapnograf ile entübasyon sonrası 0, 10 ve 20. dakikada ETCO₂ düzeyleri ölçülerek kayıt altına alındı. Serebral Performans Skalası (CPC) ile nörolojik sağkalım düzeyi belirlendi. Hastaların medyan yaşı 75 (IQR: 64,50-83,25) olup, %51'i (n=50) erkekti. %82,7'si (n=81) hastanede hayatını kaybetti. Yalnızca 10 (%10.2) hasta iyi nörolojik sağkalım ile taburcu edildi. GO-FAR 2 ve CASPRI skorları, tek başlarına iyi ve çok iyi düzeyde tahmin gücüne sahipken (GO-FAR 2: AUC = 0,76; CASPRI: AUC = 0,86), bu skorlara ETCO₂ 0-20 dk farkı >5,5 mmHg parametresi eklendiğinde mükemmel düzeyde tahmin başarısı (AUC değerleri sırasıyla 0,94 ve 0,96) göstermiştir. Bu çalışmada, ETCO₂ düzeyi 0-20. dakika farkının >5,5 mmHg olmasının, GO-FAR 2 ve CASPRI gibi mevcut skorlama sistemlerine entegre edilmesiyle nörolojik sağkalım tahmin başarısının anlamlı şekilde arttığı gösterilmiştir. Karar alma süreçlerinde, özellikle resüsitasyon yapmayın (DNR) kararlarında bu entegrasyonun kullanılması faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: CASPRI, GO-FAR, ETCO2, Kardiyopulmoner Arrest, Nörolojik SağkalımÖğe Demodikoz hastalarında Demodex brevis ve Demodex folliculorum'un patogenezdeki rolü ve serum zonulin düzeyleriyle bağırsak geçirgenliğinin değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Güneş Takır, Sümeyye; Uyar, BelkızGiriş ve Amaç: Demodex spp., insan cildinde en sık rastlanan ektoparazitlerden biridir ve özellikle bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda sayıca artarak demodikozis adı verilen inflamatuvar bir cilt hastalığına yol açabilir. Son yıllarda inflamatuvar cilt hastalıklarının patogenezinde yalnızca lokal faktörlerin değil, sistemik mekanizmaların da rol oynayabileceği anlaşılmış; özellikle bağırsak geçirgenliğindeki artış bu süreçlerde dikkat çekici bir faktör olarak öne çıkmıştır. Zonulin, enterositlerden salgılanan ve intestinal epitel hücreleri arasındaki sıkı bağlantıların (tight junction) düzenlenmesinde görev alan bir proteindir. Artan zonulin düzeyleri, bağırsak bariyerinin bütünlüğünün bozulduğunu ve geçirgenliğin arttığını göstermesi açısından önemli bir biyobelirteç olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, çalışmamızda demodikozis tanısı almış bireylerde Demodex folliculorum ve Demodex brevis yoğunluğunun serum zonulin düzeyleriyle ilişkisi incelenerek, ciltteki inflamatuvar tablo ile intestinal bariyer disfonksiyonu arasındaki olası bağlantının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, demodikozis tanısı almış 44 hasta ile benzer yaş ve cinsiyet dağılımına sahip 41 sağlıklı gönüllü çalışma kapsamına alınmıştır. Katılımcıların demografik özellikleri, yaşam alışkanlıkları ve evcil hayvan sahipliği sorgulanmış; Demodex folliculorum ve Demodex brevis varlığı standart yüzeyel deri biyopsisi (SYDB) yöntemiyle belirlenmiştir. Serum zonulin düzeyleri, ELISA yöntemi kullanılarak spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. Zonulin düzeyleri ile Demodex türlerinin yoğunluğu arasındaki ilişkiler analiz edilmiş; gruplar arası karşılaştırmalarda Student t-testi ve Fisher exact testi kullanılmıştır. Bulgular: Hasta grubunda serum zonulin düzeyleri 25,34 ± 5,82 ng/ml, kontrol grubunda ise 20,48 ± 7,59 ng/ml olarak ölçülmüş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001). Hasta grubunda D. brevis pozitifliği oranı %36,4 olup, literatürde bildirilen oranlarla uyumludur. Demodex brevis ii pozitifliği ile zonulin düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,971). Cinsiyet grupları karşılaştırıldığında, kadın hastaların zonulin düzeyleri (25,31 ± 5,53 ng/ml) erkek hastalara (18,97 ± 7,86 ng/ml) kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Klinik semptomlara göre değerlendirildiğinde, yağlanma şikayeti olan hastalarda zonulin düzeyleri olmayanlara göre daha yüksektir (28,82 ± 4,01 ng/ml vs. 24,45 ± 5,92 ng/ml; p=0,043). Akne şikayeti olan bireylerde de zonulin düzeyleri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (30,24 ± 4,47 ng/ml vs. 24,41 ± 5,62 ng/ml; p=0,014). Ayrıca aknesi olan hastalarda evcil hayvan sahipliği oranı (%71,4), aknesi olmayanlara kıyasla (%18,9) belirgin olarak daha fazladır (p=0,011). Cilt bakımı ve makyaj alışkanlıkları ile zonulin düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışma, demodikozis hastalarında zonulin düzeylerinin sağlıklı bireylere göre anlamlı şekilde yüksek olduğunu, özellikle akne ve yağlanma şikayeti olan bireylerde bağırsak geçirgenliğinde artış olabileceğini ortaya koymuştur. Buna karşın, zonulin düzeylerinin Demodex brevis varlığı ile doğrudan ilişkili olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulgular demodikozis hastalarında bağırsak geçirgenliğinin artmış olabileceğini düşündürmektedir; ancak bu ilişkinin daha güçlü şekilde ortaya konulabilmesi için geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Demodikozis, demodex, zonulin, bağırsak geçirgenliği, biyobelirteçÖğe Ratlarda over torsiyon modelinde gibco™ AmnioMAX™ - II complete medium tedavisinin iskemi/reperfüzyon hasarı üzerine etkisinin araştırılması(Düzce Üniversitesi, 2025) Ayaslı, Sumeyye; Yurtçu, EnginRATLARDA OVER TORSİYON MODELİNDE AMNİYOTİK HÜCRE KÜLTÜRÜ ORTAMININ TEDAVİSİNİN İSKEMİ/REPERFÜZYON HASARI ÜZERİNE ETKİSİNİN ARAŞTIRILMASI ÖZET Amaç: Ratlarda oluşturulan over iskemi/reperfüzyon modelinde, Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium'un over hasarını önlemedeki etkinliği ve uygulama yolunun bu etkinlik üzerindeki etkisi histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Materyal ve Metod: Çalışma, Düzce Üniversitesi hayvan deneyleri yerel etik kurulu onayı alındıktan sonra yapıldı. Çalışmada 55 adet 200-250 gr. ağırlığında, genç erişkin, dişi Wistar Albino rat kullanıldı. Çalışma grupları; grup 1 (sham), grup 2 (İ/R), grup 3 (İ/R + 0.2cc io AMX), grup 4 (İ/R + 1cc ip AMX), grup 5 (İ/R + 0.2cc io AMX + 1cc ip AMX) olmak üzere 5 gruptan ve her grup 11 rattan oluşmaktadır. Grup 1'e sadece laparotomi işlemi yapıldı. Grup 2'ye tek taraflı over torsiyonu yapıldı, 2 saat beklendikten sonra over detorsiyone edilerek eski haline getirildi. Grup 3'e Grup 2'ye ek olarak detorsiyon işleminden 1 dakika sonra 0.2 cc AMX tedavisi intraovarian uygulandı. Grup 4'e Grup 3'e ek olarak detorsiyon işleminden 1 dakika sonra ip 1cc AMX tedavisi uygulandı. Grup 5'e Grup 3'e ek olarak detorsiyon işleminden 1 dakika sonra io 0.2cc AMX+ ip 1cc AMX tedavisi uygulandı. Her grubun operasyonunun 28. gününde gruptaki tüm ratlar sakrifiye edildi, doku örnekleri alındı. Overler İ/R hasarı açısından, biyokimyasal parametrelerden; MDA, SOD, CAT düzeylerine bakılarak ve histopatolojik olarak ışık mikroskobu altında; foleküler dejenerasyon, ödem, pigment, inflamasyon, fibrozis, vasküler konjesyon/hemoroji incelenerek grade skorları (grade 0,1,2,3,4) verilerek değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda; folekül dejenerasyonu, pigmentasyon, inflamasyon, fibrozis ve MDA açısından sham grubu ile İ/R grubu arasında anlamlı fark bulundu. Folekül dejenerasyonunda; 2. grup ile 4. grup arasında fark bulundu (p:0.038). Pigmentasyon açısından değerlendirilde; Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisi verilen gruplar arasındaki fark 4. grupta istatistiksel anlamlılığa en yakın bulunmuştur (p:0.056). İnflamasyon skorları en yüksek 3. grupta bulunmuştur. İ/R grubuna kıyasla 4.grup ve 5. grup arasında fark bulunmuştur (p:0.001,p:0.049). Fibrozis en yüksek 3.grupta bulunmuştur. Fibrozis 1.grupta 2. ve 3. gruba göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p:0.006,p:0.001). Fibrozis 5. grubta, 3. gruba kıyasla istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur (p:0.015). Gruplar arasında MDA değerleri karşılaştırıldığında grup 1 ile grup 3 arasında ve grup 1 ile grup 5 arasında fark vardır(p=0.067),(p=0.033). SOD ve CAT'da istatistiksel fark tespıt edılmemıstır. Sonuç: İntraperitoneal uygulanan Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium'un histopatolojik olarak folikül dejenerasyonu, pigmentasyon, inflamasyon üzerine olumlu etkileri olduğu tespit edilmiştir. Sham grubuna en yakın katalaz ve MDA değerleri intraperitoneal uygulanan Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium'un grubunda tespit edildi. Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium'un iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı oluşturulmuş rat modelinde over hasarını önlemedeki etkinliği ve bunun uygulama yoluna bağlı olduğu histopatolojik ve biyokimyasal olarak göstermiştir. Anahtar kelimeler: Rat over torsiyonu, detorsiyonu, rat, Amniomax, AMX, Amnion mayii stem cell, Amniyon mayii kök hücre, Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete MediumÖğe Akut kalp yetmezliği tedavi protokollerinin kaval indeks üzerine etkisinin araştırılması; prospektif gözlemsel çalışma(Düzce Üniversitesi, 2025) Özen, Metehan; Sultanoğlu, HasanAmaç: Akut kalp yetersizliği (AKY) nedeniyle acil servise başvuran hastalarda vena kava inferior değerlendirmesi ile arteriyel kan gazı (AKG) ve diğer parametrelerinin tedavi yanıtı ve taburculuk şekli ile ilişkisini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi acil servisine AKY tanısıyla başvuran 97 yetişkin hasta tek merkezli, gözlemsel olarak incelendi. Tedavi kolları: 1. grup (Furosemid [F]), 2. grup (F+Nitrogliserin [NO]), 3. grup (F+NO+Noninvaziv Mekanik Ventilasyon [NIMV]). Vena kava inferior değerlendirmesi ve AKG ölçümleri tedavi öncesi/sonrası yapıldı; VKI/KI ölçümleri NIMV uygulanmazken gerçekleştirildi. Grup–zaman etkileşimi, tek değişkenli ROC ve Spearman korelasyon analizleri uygulandı (anlamlılık p<0,05). Bulgular: Yaş ortalaması 73,16±10,87 idi. Vena kava inferior değerlendirmesi için grup–zaman etkileşimi anlamlı bulundu (VKImin p=0,006; VKImax p=0,043; KI p=0,007), ancak doğrudan gruplar arası fark saptanmadı. AKG açısından pH ↑, PCO₂ ↓ ve laktat ↓ yalnız 3. grupta anlamlıydı (sırasıyla p<0,001, p=0,015, etkileşim p=0,034; kollar arası laktat p=0,379); HCO₃ anlamlı değildi. ROC analizinde yalnız pH zayıf ayırt edicilik gösterdi (cut-off ≈7,375; AUC=0,636; duyarlılık ≈%69,8; özgüllük ≈%58,8); VKI/KI indeksleri anlamlı bulunmadı. Korelasyonda ΔpH–ΔVKImin zayıf-pozitif ilişkiliydi (rs=0,272; p=0,009); ΔpH–ΔKI zayıf-negatif ve sınırda (rs=−0,209; p=0,047); ΔpH–ΔVKImax anlamlı değildi (p=0,125). Göğüs ağrısı varlığı ile taburculuk şekli arasında anlamlı fark izlendi (p=0,042). Sonuç: Vena kava inferior değerlendirmesi, hacim/hemodinamik değişimleri yakalayan dinamik bir gösterge olmakla birlikte tek başına tedavi kollarını ayırt etmede sınırlıdır. Pozitif basınçlı ventilasyon içeren kolda pH↑/PCO₂↓/laktat↓ ile seyreden gaz değişimi düzelmesi, ventilasyon–hemodinami ara yüzünü desteklemektedir. Klinik uygulamada çok parametreli yaklaşım (klinik + PoCUS/eko + biyobelirteç ± AKG) ve seri/dinamik izlemler tercih edilmelidir. Göğüs ağrısı–taburculuk ilişkisi, acil dönemde iskemik tetiklenme şüphesinin karar süreçlerine yansıdığını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Akut kalp yetersizliği; vena kava inferior değerlendirmesi; kaval indeks; PoCUS; arteriyel kan gazı; pH; PCO₂; laktat; taburculuk; acil servis.Öğe Gebelikte Ortoreksiya nervozanın değerlendirilmesi ve doğum sonuçlarına etkileri(Düzce Üniversitesi, 2025) Şahinol, Sevda Gül; Gamsızkan, ZerrinÖZET Amaç: Bu çalışmada gebelerde ortoreksiya nervozanın (ON) değerlendirilmesi, ON'ye etki eden faktörlerin belirlenmesi ve ON'ye eğilimli gebelerin bebeklerinin doğum sonu verilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma 15.03.2024-15.11.2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Gebe Polikliniğine başvuran ve dahil olma kriterlerini karşılayan 366 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada gebeler, tanımlayıcı anket soruları ve ORTO-15 ölçeği ile değerlendirildi. Gebelik sonunda yenidoğan doğum sonu kilosu, boy, baş çevresi ve Apgar skoru verileri ile değerlendirildi. Bulgular: Gebelerde ortoreksiya nervoza eğilim oranı %79,8 olarak belirlenmiştir. Eğitim düzeyi arttıkça ON eğiliminin artması anlamlı bulunmuştur (P=0,01). Çalışan gebelerde ON eğilimi, çalışmayanlara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (P<0,05). Çalışmamızda ON eğilimi olan ve olmayan gebelerin bebekleri arasında doğum ağırlığı, boyu, baş çevresi ile Apgar 1. ve 5. dakikadaki puanlar açısında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Egzersiz yapan ve daha sık tartılan gebelerde ON eğilimi görülme oranı artmış bulunmuştur. Ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Sonuç: Gebelikte sağlıklı beslenme bilincinin artırılması ve ortoreksiya nervoza eğilimlerinin erken dönemde fark edilmesi önemlidir. Özellikle eğitim seviyesi yüksek ve çalışan gebeler ON eğilimi açısından risk grubundadır. Bu gruplara yönelik psikososyal destek ve bilgilendirme programları geliştirilebilir. ON'ye etki edebilecek faktörler farklı popülasyonlardan daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ilerideki çalışmalarda daha net bir şekilde araştırılabilir.Öğe Künt toraks ve batın travmalı hastalarda cilt lezyonlarının intratorakal ve intraabdominal yaralanmalar açısından prediktif değeri(Düzce Üniversitesi, 2025) Fiyakalı, Ekin Ayberk; Şengüldür, ErdinçAmaç Bu çalışmada, künt gövde travması sonrası değerlendirilen erişkin hastalarda toraks ve batın cilt lezyonlarının, toraks ve batın bilgisayarlı tomografisinde (BT) saptanan intratorasik ve intraabdominal organ yaralanmalarını öngörmedeki gücünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem Bu retrospektif ve tek merkezli gözlemsel çalışmaya, 01.06.2014–01.06.2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne künt toraks ve/veya batın travması ile başvuran, adli vaka olarak kaydedilen, 18 yaş ve üzeri ve başvuru sürecinde hem toraks hem de kontrastlı batın BT çekilmiş 1523 hasta dahil edildi. Demografik veriler, vital bulgular, travma mekanizması, travma bölgeleri, toraks ve batın cilt lezyonlarının varlığı ve anatomik lokalizasyonu ile BT bulguları hastane kayıtlarından geriye dönük olarak incelendi. Toraks ve batın için BT'de patolojik bulgu varlığı bağımlı değişken, cilt lezyonları ise bağımsız değişken olarak tanımlanarak tek değişkenli lojistik regresyon ve ROC analizleri yapıldı. Bulgular Çalışma popülasyonunun yaş medyanı 42 (27–59) yıl olup, hastaların %69,7'si erkektir. Travma mekanizmaları içinde en sık neden trafik kazası (%45,9), ardından basit düşme (%28,6) ve yüksekten düşme (%17,7) olarak saptandı. Hastaların %24,8'inde toraks BT'de, %10,6'sında batın BT'de en az bir patolojik bulgu mevcuttu. Toraks cildinde herhangi bir lezyon bulunan olgularda toraks BT'de patolojik bulgu oranı %52,6 iken, lezyon olmayanlarda %19,7 olup, "herhangi toraks cilt lezyonu" için odds oranı 4,52 (%95 GA, 3,38–6,04) ve AUC 0,615 bulundu. Batın cildinde herhangi bir lezyon olan hastalarda batın BT'de patolojik bulgu oranı %33,9 iken, lezyon olmayanlarda %7,6 olup, "herhangi batın cilt lezyonu" için odds oranı 6,22 (%95 GA, 4,28–9,06) ve AUC 0,639 olarak hesaplandı. Buna karşın, toraks ve batının anatomik alt bölgelerine ait bölgesel lezyon modellerinde AUC değerleri çoğunlukla 0,50–0,55 aralığında kalarak düşük ayırt edicilik gösterdi. v Sonuç Toraks ve batın cildinde travmaya bağlı herhangi bir lezyon varlığı, ilgili bölgede intratorasik ve intraabdominal yaralanma olasılığını anlamlı olarak artırmakta ve önemli bir klinik "uyarı işareti" sunmaktadır. Ancak hem tek değişkenli hem de ikili modellerde elde edilen AUC değerlerinin düşük–orta düzeyde kalması, cilt lezyonlarının tek başına güvenilir bir tarama veya dışlama aracı olarak kullanılamayacağını göstermektedir. Bu nedenle toraks ve batın cilt lezyonları, özellikle yüksek enerjili travma mekanizması ve çoklu travma varlığında, BT endikasyonunu güçlendiren yardımcı bir parametre olarak değerlendirilmelidir; görüntüleme kararı ise her zaman klinik tablo ve diğer bulgularla birlikte bütüncül olarak verilmelidir. Anahtar Kelimeler Künt travma; Cilt lezyonu; Toraks bilgisayarlı tomografi; Batın bilgisayarlı tomografi; İntratorasik yaralanma; İntraabdominal yaralanma.Öğe Trombolitik uygulanan masif/submasif pulmoner emboli hastalarında erken dönem mortalite ve uzun dönem kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) oranlarını etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Oğuz, Esra; Annakkaya, Ali NihatGiriş ve Amaç: Pulmoner emboli (PE), miyokard enfarktüsü ve inmeden sonra kardiyovasküler ölümlerin en sık nedenidir. Masif PE olgularında erken dönem hastane mortalitesi %15'in üzerindedir ve ölümlerin %50'den fazlası ilk saatler içinde gerçekleşmektedir. PE atağını takip eden ilk iki yılda KTEPH kümülatif insidansı %0,1 – 9,1 arasında değişmektedir. Bu çalışmada, masif/submasif PE nedeniyle fibrinolitik tedavi alan hastalarda erken ve geç dönem mortalite ve morbidite ile bunları etkileyen klinik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Kliniğimizde 2012-2024 yılları arasında masif/submasif PE tanısıyla fibrinolitik tedavi (alteplaz) uygulanmış tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Otomasyon sisteminden masif/submasif pulmoner emboli tanısıyla fibrinolitik tedavi alan tüm olgular tespit edildi ve değerlendirildi. Bulgular: Toplam 50 olgu (31 kadın, %62; 19 erkek, %38) çalışmaya dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 64±16 yıl (min: 21 – max: 93) olup, median izlem süresi 1661 gündü (min: 1 – max: 4566 gün). Masif/submasif PE olgularında D-dimer negatifliği %2 oranında, kardiyak enzim yüksekliği ise %52 olguda tespit edildi. Hastaların 36'sı (%72) masif, 14'ü (%28) submasif PE olgularıydı. Fibrinolitik tedavisi acil serviste (%18), yoğun bakımda (%24) veya serviste (%58) uygulandı. Majör kanama (intrakranial kanama) 1 olguda (%2) görüldü. Olguların %26'sına yarı doz, %74'üne tam doz fibrinolitik uygulandı. İlk 2 günlük mortalite %10 (5/50), 10 günlük mortalite %26 (13/50) ve 30 günlük mortalite %28 (14/50) olarak bulundu. Malignite ve kalp yetmezliği öyküsü olanlarda erken mortalite ve geç mortalite oranları anlamlı olarak daha yüksekti. Yarı doz fibrinolitik tedavi alanlarda 30 günlük mortalite oranı, tam doz tedavi alanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%53,8 e karşı %18,9 p=0,029). Kardiyak enzim yüksekliği de 30 günlük mortalite riskini artıran bir faktör olarak tespit edildi. Hipertansiyonu ve obezitesi olanlarda ise mortalite oranları anlamlı olarak daha düşüktü. Yaş, cinsiyet ve klinik tablonun masif ya da submasif olması, erken ve geç mortaliteyi anlamlı şekilde etkilemediği görüldü. Fibrinolitik tedavisinin acilde, serviste veya yoğun bakımda uygulanması mortalite oranlarını etkilemiyordu. Masif/submasif PE nedeniyle 30 gün içinde hayatını kaybeden hastalarda tanı anındaki nabız sayısı, üre ve kreatinin değerleri, sağ kalan hastalardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Trombolitik uygulanan masif ve submasif olgularda erken ve geç dönem mortalite farkı saptanmadı. Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan tüm olgular için medyan sağ kalım 2352 gün (Standart Hata 304 gün) olarak bulundu. Kaplan-Meier sağkalım analizinde malignite ve kalp yetmezliği olan hastaların medyan sağ kalımı anlamlı olarak düşük bulundu. Malignite olsun ya da olmasın obezlerde medyan sağ kalım anlamlı olarak daha uzundu. Cox Regresyon analizine göre sağ kalımı malignite olumsuz, obezite ise olumlu etkileyen bağımsız risk faktörleriydi. KTEPH değerlendirmesi yapılan 21 hastanın 6'sında (toplam olguların %12'sinde; 6/50) KTEPH geliştiği tespit edildi. KTEPH gelişen hastaların başlangıç pulmoner arter sistolik basınç ortalaması, KTEPH gelişmeyen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. Sonuç: Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan hastalarda malignite, obezite ve yarı doz fibrinolitik tedavi gibi faktörlerin mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri daha kapsamlı çalışmalarla incelenmelidir.Öğe Plazma elektrolit düzeylerinin nöbet tanısında prediktif değerleri(Düzce Üniversitesi, 2025) Akbaba, Aydanur; Demir, Mehmet Cihat; Şengüldür, ErdinçÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı, acil servise bilinç kaybı ile başvuran erişkin hastalarda plazma elektrolit düzeyleri ve biyokimyasal parametrelerin nöbet tanısındaki prediktif değerini araştırmaktır. Yöntem: Retrospektif ve tek merkezli bu çalışma, 01 Ocak 2021 – 01 Ocak 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir üniversite hastanesinin acil servisine başvuran ve senkop/bayılma (R55), konvulsiyon (R56), inme (I61) veya serebrovasküler hastalık (I67) tanısı alan 1816 erişkin hastayı kapsamaktadır. Hastalar nöbet geçiren (n=418) ve geçirmeyen (n=1398) olarak iki grupta değerlendirildi. Demografik veriler, elektrolit düzeyleri, laktat, kreatin kinaz ve ürik asit değerleri karşılaştırıldı. Risk analizi, lojistik regresyon ve ROC eğrisi analizleri uygulandı. Bulgular: Nöbet geçiren hastalar, nöbet geçirmeyenlere kıyasla daha gençti (56 [35–71] vs. 68 [53–78], p<0,001). Laktat düzeyi (3,30 [1,90–6,50] vs. 2,00 [1,50–2,70], p<0,001) ve kreatin kinaz nöbet grubunda daha yüksekti. Elektrolit bozuklukları açısından hipokalsemi, hiperkalsemi, hipofosfatemi, hiperfosfatemi ve hiperürisemi nöbetlerle ilişkili bulunurken, hiperkloremi nöbet geçirme ile ters orantılı olarak saptandı. Çok değişkenli regresyon analizinde yalnızca laktat bağımsız prediktör olarak öne çıktı (OR: 1,383, %95 CI: 1,280–1,494; p<0,001). ROC analizinde laktat en yüksek ayırt edici güce sahip parametreydi (AUC=0,705). Regresyon modelinin genel AUC değeri 0,720 idi. Sonuç: Acil serviste bilinç kaybı ile başvuran hastalarda laktat düzeyleri, nöbet tanısında güçlü bir biyobelirteç olarak öne çıkmaktadır. Elektrolit bozuklukları bazı alt gruplarda nöbetle ilişkili olmakla birlikte, çok değişkenli analizlerde bağımsız prediktör değillerdir. Bulgular, klinik pratikte laktat ölçümünün nöbet tanısında değerli bir destek aracı olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Nöbet, Elektrolit Dengesizlikleri, Laktat, Acil Servis, BiyobelirteçÖğe Acil servise düşme ile başvuran 65 yaş üstü hastaların maksillofasial yaralanmalara eğilimi(Düzce Üniversitesi, 2025) Güldal, Hatice; Karakoyun, SalihAmaç: Düşme geriatrik hasta grubunda sık görülen bir hastane başvuru sebebidir. Bu çalışmada acil servise kendi seviyesinden düşme nedeniyle başvuran geriatrik hastaların maksillofasyal yaralanma sıklığı, yaş ve cinsiyet, mortalite oranları incelenmiştir. Çalışmanın amacı, yaşlı hasta grubunda düşmeye bağlı maksillofasiyal yaralanmaların klinik özelliklerini tanımlamak, önlenebilir risk faktörlerini belirlemek, elde edilen veriler doğrultusunda literatüre katkı sunmaktır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2014 ile 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi acil servisine basit düşme şikayeti ile başvuran 65 yaş ve üzeri 1677 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1677 hastanın yaş ortancası 78(IQR:71-85)'dir. Büyük çoğunluğunda (%82,5) en az bir komorbidite mevcut olup, en sık kardiyak hastalıklar (%73,3) ve diyabet (%29) görülmüştür. Hastaların %63,6 sı iki ve daha az komorbiditeye sahipken, %18,2 si üç ve daha fazla komorbiditeye sahip bulunmuştur. Çalışmamızda, 65 yaş üstü kişilerde düşmeler travmatik (%87,1) ve medikal (%12,9) nedenlerle gerçekleşmektedir. En sık evde (%79,5) olmak üzere, dış mekanda (%17,1) ve huzurevinde (%3,4) meydana gelir. Maksillofasyal travmalar incelendiğinde nasal fraktür, 65-79 yaş grubunda 10 hastada (%1,1) ve 80 yaş üstü grupta 18 hastada (%2,4) saptanmış olup, bu fark anlamlı bulunmuştur. Sonuç: 80 yaş üstü bireylerde komorbiditelerin (%87,5) ve çoklu ilaç (%24) kullanımının düşme riskini artırdığı ve yaşla birlikte mortalite (10,8) oranlarının yükseldiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, ileri yaş ve komorbidite yükünün düşmeye bağlı travma riskini artırdığı; ev içi ve dış mekan güvenlik önlemlerinin ise bu riski azaltmada önemli olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Düşme, Maksillofasiyal Yaralanmalar, Yaşlı Nüfus, Komorbiditeler, Polifarmasi, Mortalite, Yaşlı BakımıÖğe Bildirilen ölüm nedenlerindeki hataların ve olası sonuçlarının adli tıbbi açıdan retrospektif olarak değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Asar, Selman; Büken, BoraAmaç: Hastanemizde görevli adli tıp uzmanlık eğitimi almamış hekimler tarafından ölüm belgeleri düzenlenmiş doğal ölüm olgularında ölüm bildirimlerinde yapılan hataların tanımlanması, adli bildirimi gerekip de bildirimi yapılmayan olguların tespiti ve bunların olası sonuçlarının tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ölümü 01.01.2023- 31.12.2023 tarihleri arasında gerçekleşen, Ölüm Bildirim Sistemi (ÖBS) formları hastanemizdeki adli tıp uzmanlık eğitimi almamış hekimler tarafından düzenlenmiş ve ÖBS formunda doğal ölüm olarak kayıtlı olan ölüm olguları retrospektif olarak incelenmiştir. Ölümü bu tarihler arasında gerçekleşen ve dahil etme-dışlama kriterlerimize uyan olgulardan rastgele örneklem yöntemiyle 220 olgu seçildi. Çalışmamıza dahil edilen olguların geçmiş hastane kayıtları incelenerek ÖBS formlarında kayıtlı ölüm nedenlerine kör bir şekilde yeni ölüm nedenleri belirlenmiş, adli bildirim yapılması gerekip de yapılmamış olanlar tespit edilmiş olup ÖBS formlarında ölüm nedenlerinin kaydedilmesinde yapılan hatalar değerlendirilmiştir. Hatalar temel ölüm nedeninin seçilmesi ve yorumlanmasındaki etki derecelerine göre 1'den 4'e kadar numaralandırılmış; 1 ve 2 numaralı hatalar minör hata, 3 ve 4 numaralı hatalar majör hata olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: İncelenen 220 ÖBS formunun yalnızca %10,5'i hatasız düzenlenmişti. Formların %89,5'inde Herhangi bir hata; %13,2'sinde Minör hata; %89'5'inde Majör hata bulunduğu tespit edildi. En sık yapılan hata türü %61,4 hatalı form oranı ile yanlış temel ölüm nedeninin kaydedilmesi (Hata 4c) iken ikinci sıklıkta yapılan hata türü %56,4 hatalı form oranı ile Bölüm I'de kabul edilebilir bir ölüm nedeni olmaması (Hata 4b) hatasıydı. ÖBS formlarında temel ölüm nedeninin yanlış belirtilmesinin (Hata 4c) sonucu olarak %54,9 formda ölüm nedeni listelerinde farklılığa yol açacağı, dolayısıyla istatistikleri etkilemiş olacağı saptandı. Adli bildirimi gereken ölümlerin (Hata 4e) oranı %13,5 (n=30) olarak tespit edildi; bu 30 olgunun 17'si ani, beklenmedik ya da açıklanamayan ölüm, 8'i zorlamalı ölüm şüphesi, 3'ü tıbbi uygulama hatası sonucu ölüm şüphesi, 2'si zehirlenme sonucu ölüm şüphesi içeriyordu. Her bir hata için formların düzenlendiği servislere göre saptanan hata oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Acil servis hekimleri tarafından düzenlenen formların tümünün (n=49; %100) Herhangi bir hata içermesi ve bu hataların tamamının majör hatalardan Hata 4 olması dikkat çekiciydi. Sonuç: Ölüm bildirimlerinde yapılan hata ya da eksikliklerin istatistikler üzerinde dolayısıyla halk sağlığı politikalarının planlanması üzerinde etkisinin yanında miras, sigorta gibi konularda istenmeyen hukuki sonuçları da olabilmektedir. Özellikle adli bildirimi gereken ölümlerin gözden kaçırılması suçun tespit edilememesine ya da eksik inceleme sonucu hatalı yargılamalara yol açabilmektedir. Ölüm bildirimlerinde hata oranını azaltmak için standart yaklaşımların benimsenmesi ve bu konuda hekim farkındalığının artırılması, adli tıp uzmanlarının ölüm olaylarıyla ilgili süreçlere daha aktif katılımının sağlanması, adli tıp uzmanlık eğitimi planlamalarının bu ihtiyaca yönelik yapılması gerekmektedir.Öğe Akılcı tetkik istemi bakış açısıyla aile hekimliği polikliniği laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Şahinol, Muhammed; Küçükdağ, Hüseyin NejatÖZET Amaç: Gelişen teknolojik imkanlarla laboratuvar testlerine ulaşmanın kolaylaşması, dava edilme korkusu nedeniyle defansif tıp uygulamaları, hasta istekleri, hekimlerin hastalarına yeterli zaman ayıramamaları gibi sebeplerden dolayı laboratuvar test istemleri önü alınamaz bir şekilde artış göstermektedir. Bu çalışmada aile hekimliğinde görev yapan asistan hekimlere verilen eğitimin laboratuvar test sayıları ve maliyetleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Bu çalışmada aile hekimliğinde görev yapan asistan hekimlere verilen akılcı laboratuvar kullanımı eğitiminin laboratuvar test sayıları ve maliyetleri üzerine etkileri araştırıldı. Çalışmaya 01/06/2022-01/06/2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne yapılan 27.085 hasta başvurusu dahil edilmiştir. Bu başvurulardan doğrudan veya konsültasyon yoluyla istenmiş olan 174 farklı çeşitte, toplam 170.289 tıbbi biyokimya ve tıbbi mikrobiyoloji laboratuvar testi verileri hastanenin bilgi işlem biriminden alınarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Asistan hekimlere verilen eğitimin, toplam laboratuvar test sayılarını ve maliyetlerini anlamlı şekilde azalttığı görüldü (p<0,001, p=0,036). Aynı zamanda başvuru başına düşen test sayısı ve başvuru başı test maliyetlerini de anlamlı şekilde azalttığı görüldü (p<0,001). Eğitim öncesi ve sonrası istenen toplam test çeşitliliğinde ise anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre asistan hekimlere verilen eğitimin laboratuvar kaynaklarının kullanımını iyileştirdiği, hekimlerin daha uygun test seçimleri yapmasını sağladığı böylece hem test sayılarında hem de harcamalarda anlamlı düşüş elde edildiği ortaya konmuştur.Öğe 65 yaş ve üzeri bireylerde sigara içme durumunun bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Girgin, Zübeyde; Kaya, AbdulkadirGiriş ve Amaç: Literatürde, sigara kullanımının bilişsel fonksiyonlar üzerinde olumsuz etkileri olduğunu gösteren birçok çalışma bulunmaktadır. Ancak, ileri yaş grubunda nikotinin bazı bilişsel işlevler üzerinde olumlu etkileri olabileceğine dair sınırlı sayıda çalışma da mevcuttur. Bu doğrultuda, çalışmamızda 65 yaş ve üzeri bireylerde sigara kullanımının bilişsel işlevler üzerindeki olası etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırma tek merkezli, kesitsel, tanımlayıcı-analitik olarak tasarlanmış bir araştırmadır. 01/01/2025-30/04/2025 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üzeri olan hasta ve yakınlarına çalışma için hazırlanan sosyodemografik veriler formu, sigara içme süresi ve öyküsü, Hasta sağlık anketi-9 (PHQ-9), Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT) (aktif olarak sigara içen hastalara uygulandı) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MoCA) hastalarla birebir olarak görüşülerek doldurulmuştur. Veriler SPSS 23 paket programı kullanılarak değerlendirildi. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 274 kişi katıldı. Hastaların %47,81'i kadın, %52,19'u erkekti. Hastaların yaş ortalaması 69,03'tü. Hastaların %14,23'u aktif olarak sigara kullanıyor, %45,26'sı hiç sigara kullanmamış ve %40,51'i daha önceden kullanmış fakat artık kullanmıyordu. Sigara içme durumu ile MoCA toplam skoru arasında anlamlı fark izlendi (p=0,003). Aktif olarak sigara kullanan hastaların MoCA ölçeği toplam skoru ortanca değeri 22 (minimum=14, maksimum=29), daha önce kullanıp bırakmış olan hastalarda 21 (minimum=11, maksimum=28), hiç sigara kullanım öyküsü olmayan hastalarda ise 19,50 (minimum=8, maksimum=28) olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda, sigara kullanımının bilişsel işlevler üzerinde olumlu etkiler gösterebileceğine dair bulgular elde edilmiştir. Ancak bu etkinin, eğitim düzeyi, ruh sağlığı ve sosyodemografik faktörlerden bağımsız olmadığı anlaşılmıştır. Daha net sonuçlar için geniş örneklemlerle ve uzunlamasına tasarlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sigara, nikotin, yaşlılık, bilişsel fonksiyonlar, MoCA, PHQ-9Öğe Otizm özellikleri olan ve olmayan obsesif kompulsif bozukluk hastalarının zihin teorisi becerilerinin değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Mutlu, Büşra Nur; Ataoğlu, AhmetAmaç: Sosyal beyin, bireyin sosyal etkileşimleri anlamlandırmasını ve düzenlemesini sağlayan, karmaşık nörobilişsel süreçleri kapsayan bir kavramdır. Sosyal beyin kavramı içinde ele alınan Zihin Teorisi çalışmaları, özellikle şizofreni ve otizm gibi nörobiyolojik temelli psikopatolojilerde hastalıkların hem etiyopatogenezinin anlaşılmasında hem de tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesinde yeni perspektifler sunmaktadır. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) gibi pek çok psikopatolojiye eşlik edebilen, nörobiyolojisi girift, belirgin içgörü sorunları ve sosyal işlevsellik kayıplarına yol açan ciddi bir bozuklukta Zihin Teorisi çalışmaları görece sınırlıdır. Zihin Teorisi literatürde otizm spektrumunda görülen sosyal iletişim ve etkileşim zorluklarını açıklayan temel kuramsal yaklaşımlardan biri olarak kabul edilmektedir. Otizm özelliklerinin, OKB'ye eşlik ettiği klinik durumlarda, zihin teorisi becerilerine ortaya çıkabilecek farklılıkların değerlendirilmesi; hem sosyal bilişsel süreçlerin daha iyi anlaşılmasına, hem de OKB'de kullanılan psikoterapi ve farmakoterapi müdahalelerinin kişiselleştirilmesine katkı sağlayabilir. Bu doğrultuda, bu çalışmanın amacı otizm spektrum özellikleri gösteren ve göstermeyen OKB hastalarının Zihin Teorisi becerilerini karşılaştırarak sosyal bilişsel farklılıkları ortaya koymaktır. Metod: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan ve Otizm Spektrum Anketi (OSA) ile yapılan tarama sonucu ≥26 puan alan 24 hasta, <26 puan alan 24 hasta olmak üzere 48 OKB hastası alındı. Kontrol grubu olarak da 24 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara kognitif ZT testleri olarak da Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) ve Çifte Blöf testi, afektif ZT testi olarak Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulandı. Nöropsikolojik değerlendirmede WMS-R'nin Sayı Menzili ve Görsel Üretim alt testleri, Stroop Testi ve Sözel Kategorik Akıcılık Testi uygulandı. Hasta grubuna hastalık şiddetini değerlendirmek için Y-BOCS, OİO-44 BDÖ ve BAÖ uygulandı. Tüm katılımcılara DSM-V için SCID-5/CV uygulandı. Bulgular: Çalışmamız sonucunda Otizm özelliği olan OKB hastalarının kognitif ZT açısından hem otizm özelliği olmayan OKB hastalarına göre hem de sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak bozulmuş skorlar elde ettiği görüldü(p<.001). Afektif ZT açısından bir bozulma görülmedi(p=.18) OKB grubunda ZT becerilerinin obsesyon-kompulsiyon şiddetinden ve obsesif inanışlar düzeyinden etkilenmediği görüldü. Sadece hastalıkla geçen toplam sürenin bu hastalardaki ZT becerilerini negatif yönde etkilediği görüldü(p<.05). Bütün katılımcılarda kadınların erkeklere göre daha iyi afektif ZT becerilerine sahip olduğuydu(p=.017). Artan yaş ile hem kognitif(p=.01) hem de afektif(p<.001) ZT becerilerinde bozulma olduğu bulundu. Ayrıca otizm skorlarındaki artış ZT becerilerindeki azalma ile korele olduğu görüldü. Özellikle iletişim ve hayal gücü becerilerindeki azalma kognitif ZT becerilerinde bozulmaya yol açıyordu. Sonuç: Bu çalışma ile ZT becerilerindeki bozulmaların, OKB hastalarında eşlik eden Otizm spektrum özelliklerinden büyük ölçüde etkilendiği görülmektedir. OKB'deki ZT bozulmasının semptom kümelerinden, hastalık şiddetinden ziyade otizme ilişkin özelliklerinden ve bilişsel işlevlerden etkilenmesi hastalıkların ZT fenomenolojisinde eşlik eden otizm özelliklerinin önemine dair üzerinde durulması gereken bir bulgu olabilir. Anahtar Sözcükler: Zihin Teorisi, Otizm Spektrum Özellikleri, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Sosyal Beyin, Kognitif ve Afektif Zihin TeorisiÖğe Psödoeksfoliasyonlu hastalarda homosistein düzeyine göre peripapiller kapiller perfüzyon yoğunluğunun araştırılması(Düzce Üniversitesi, 2025) Erdoğan, Kübra; Sezer, TahaPsödoeksfoliasyon (PEX) sendromuna sahip bireylerde plazma homosistein düzeylerinin, optik sinir başı çevresindeki mikrovasküler perfüzyon üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. PEX'in yalnızca oküler değil, aynı zamanda sistemik bir vasküler hastalık olabileceği düşünülmekte; homosistein düzeylerinin bu süreçte rol oynayabileceği öne sürülmektedir. Bu bağlamda, non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olan Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OCTA) ile peripapiller damar yoğunluğu değerlendirilmiş, elde edilen bulgular homosistein düzeyleriyle karşılaştırılmıştır. Çalışma, 45-90 yaş aralığında 60 bireyin (97 göz) dahil edildiği, prospektif bir araştırmadır. Katılımcılar homosistein düzeylerine göre üç gruba ayrılmıştır: normal homosistein düzeyli PEX hastaları, yüksek homosistein düzeyli PEX hastaları ve PEX olmayan kontrol grubu. Göz içi basıncı, retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RNFL), santral makula kalınlığı, cup/disc oranı gibi oftalmolojik parametreler OCT ve OCTA ile ölçülmüş, peripapiller damar yoğunluğu (VAD ve VLD) analiz edilmiştir. Sonuçlara göre, yüksek homosistein düzeyine sahip bireylerde peripapiller mikrovasküler yoğunlukta anlamlı azalma saptanmış; bu azalma, glokom benzeri optik sinir hasarıyla ilişkili bulunmuştur. Aynı grupta göz içi basıncı da belirgin olarak yüksek bulunmuştur. Homosistein düzeyi ile mikrovasküler perfüzyon arasındaki negatif ilişki, özellikle sistemik hastalıklarla birlikte görüldüğünde daha da belirginleşmiştir. Elde edilen bulgular, homosistein düzeylerinin PEX patofizyolojisinde ve mikrovasküler bozulmada önemli bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. OCTA ile elde edilen damar yoğunluğu ölçümleri, PEX hastalarının takibinde ve erken glokom tanısında potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebilir.Öğe Beslenme ve antropometrik ölçümler ile primer dismenore arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Söğüt, Kader; Gamsızkan, ZerrinAmaç: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde aile hekimliği ve kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran hastalarda primer dismenorenin (PD) beslenme ve antropometrik ölçümler ile arasındaki ilişkisini incelemektir. Gereç-Yöntem: Bu araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışma olarak Düzce Üniversitesi Araştırma Ve Uygulama Hastanesi'nde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya, 25.02.2025 ile 31.05.2025 tarihleri arasında aile hekimliği ve kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran dâhil olma kriterlerini karşılayan 350 hasta katılmıştır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri, obstetrik öyküleri, menstrual siklus özellikleri, menstrual semptom özellikleri, beslenme egzersiz davranışları ve antropometrik özellikleri değerlendirilmiştir. Veri toplama sürecinde katılımcılara anket formu uygulanmış ve antropometrik ölçümleri yapılmıştır. Anket formu bireylerin belirtilen değişkenler açısından değerlendirilmesini sağlayan Visual Ağrı Skalası(VAS), Menstruasyon Semptom Ölçeği(MSÖ) ve Beslenme Egzersiz Davranış Ölçeğinden(BEDÖ) oluşmaktadır. Katılımcılar primer dismenore varlığına göre primer dismenoresi olan(PD(+)) ve olmayan(PD(-)) gruplarına ayrılarak karşılaştırmalar yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 350 hasta katılmış olup primer dismenore oranı %78,86 olarak bulunmuştur. Gruplar arasında VAS, BEDÖ ve antropometrik ölçümler açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Ancak primer dismenoresi olan grubunda MSÖ'nün negatif etkiler/somatik yakınmalar alt boyutu ile psikolojik (bağımlı) yeme davranışı ve sağlıksız beslenme-egzersiz davranışları arasında anlamlı negatif ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca menstrual ağrı belirtileri ile psikolojik yeme davranışı arasında anlamlı negatif ilişki gözlenmiştir. Primer dismenoresi olan grubunda bel/kalça oranı, PD(–) grubunda ise vücut kütle indeksi(VKİ) ile MSÖ'nün negatif etkiler/somatik yakınmalar alt boyutu arasında negatif ilişki bulunmuştur. Sonuç: Primer dismenore ile bazı davranışsal ve antropometrik özellikler arasında dolaylı ilişkiler bulunmuştur. Psikolojik yeme davranışlarının menstrual semptomlarla baş etmede rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu bulgular doğrultusunda, primer dismenore yönetiminde yalnızca farmakolojik yöntemlerin değil, yaşam tarzı temelli yaklaşımların da dikkate alınması gerektiği önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Primer Dismenore, Menstruasyon, Menstrual Semptomlar, Beslenme Davranışı, Antropometrik ölçümler, VASÖğe Obstrüktif uyku apne sendromu izole pozisyonel ve izole rem bağımlı fenotiplerinin klinik, demografik özelliklerinin karşılaştırılması(Düzce Üniversitesi, 2025) Nergis, Muhammed Semih; Ataoğlu, ÖzlemAmaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) fenotiplerinden sık görülen izole pozisyonel ve izole REM bağımlı OUAS tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin karşılaştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve yöntem: Toplam 3742 hastanın PSG sonuçları değerlendirildi. İzole REM bağımlı OUAS tanı kriterini karşılayan toplam 35 hasta tespit edildi. Buna karşılık olarak en yakın tarihten geriye doğru ardışık olarak tespit edilen ve izole pozisyonel OUAS kriterlerine uyan 35 hasta çalışmaya dahil edildi. En yakın tarihten geriye doğru ardışık olarak Normal PSG olarak sonuçlanan 30 hasta da kontrol grubu olarak seçildi. Bulgular: Çalışmaya 45 kadın, 55 erkek toplam 100 olgu dahil oldu. Pozisyonel OUAS grubunda erkeklerin oranı (%82,9), REM bağımlı OUAS grubunda ve kontrol grubunda ise kadınların oranı (%60) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. REM bağımlı OUAS olgularının tamamı AHİ'ye göre hafif olgulardan oluşmaktayken, pozisyonel OUAS grubunun %48.6'sı hafif, %37.1'i orta ve %14.3'ü ise ağır OUAS olgularından oluşmaktaydı. OUAS majör semptomlarından horlama ve tanıklı apne REM bağımlı OUAS olgularında pozisyonel OUAS olgularına göre istatistiksel anlamlı olarak daha az sıklıkla görülmekteydi (%94.3 e karşı %28.6). Hatta horlama semptomu REM bağımlı olgularda kontrol grubundan bile daha az orandaydı (%28.6 ya karşı %56.7). Eşlik eden Diyabet ve hiperlipidemi REM bağımlı OUAS grubunda kontrol ve pozisyonel OUAS grublarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Yine Ca kanal blokörü kullanım oranı REM bağımlı OUAS grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Kontrol grubu yaş ortalaması diğer 2 gruptan anlamlı olarak daha düşüktü. Grupların kilo ortalamaları benzerdi. REM bağımlı OUAS grubunda boy ortalaması anlamlı olarak daha kısa, vücut kitle indeksi ortalaması ise anlamlı olarak daha yüksekti. Epwort Uykululuk Skoru pozisyonel OUAS grubunda anlamlı olarak yüksekti. REM bağımlı OUAS grubunda hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Total AHİ ortalaması pozisyonel OUAS'da anlamlı olarak daha yüksekti. Pozisyonel OUAS'da supin pozisyondaki AHİ (fenotipik AHİ) ortalaması REM bağımlı OUAS'da REM sırasındaki AHİ ortalamasından anlamlı olarak daha yüksekti (39,2 ± 23,5 karşı 26,3 ± 11,9). Desaturasyon indeksi pozisyonel OSAS grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Multivariate Lojistik Regresyon analizi İzole Pozisyonel OUAS'dan izole REM bağımlı OUAS grubunu ayırt eden bağımsız faktörlerin kadın cinsiyet (p=0,035, Wald=4,424, B=2,073) ve kalsiyum kanal blokörü kullanımı (p=0,027, Wald=4,890, B= -2,753) olduğunu gösterdi. Sonuç: Çalışmanın sonuçları REM OUAS'ın asemptomatik ve düşük AHİ'li ancak yüksek komplikasyona sahip kadın olgulardan oluştuğunu gösterdi. Bulgular OUAS'ın erkek hastalığı olduğu klasik savını desteklememektedir. Toplumda olası tanı konmamış çok sayıda kadın OUAS hastası olabileceği, obez kadınlarda semptom olmasa dahi OUAS açısından dikkatli olunması gerektiği kanaatindeyiz. Bu konuda daha geniş kapsamlı çok ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler; Uyku Apne; cinsiyet; REM bağımlı uyku apne; pozisyonel uyku apne; uyku apne fenotipleri; horlama; diabet; kalsiyum kanal blokörüÖğe Acil servise başvuran geriatrik hastalardaki anormal elektrolit değerlerinin ve taburculuk sonrası sonuçlarının incelenmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Taşdemir, Murat; Boğan, MustafaGeriatrik popülasyonun artışıyla birlikte acil servislere başvuran yaşlı hasta oranı giderek yükselmektedir. Yaşlanmayla beraber ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, renal rezervin azalması, polifarmasi ve komorbiditeler elektrolit dengesizliklerine yatkınlığı artırmakta; bu durum, klinik sonuçlar üzerinde belirgin etkiler yaratmaktadır. Özellikle yaşlı bireylerde "sınırda" kabul edilen ve rutin tedavi önerilmeyen elektrolit değerlerinin bile mortalite, morbidite ve kısa dönem başvurular üzerindeki etkisi tam olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmanın amacı, acil servise başvuran geriatrik hastalarda sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, klor ve fosfor düzeylerindeki anormalliklerin sıklığını ve özellikle sınırda (borderline) değerlerin taburculuk sonrası 72 saat içinde tekrar başvuru, hospitalizasyon ve mortalite üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Bu retrospektif tanımlayıcı araştırma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde belirlenen süre içerisinde başvuran 65 yaş ve üzeri hastalar üzerinde yürütülmüştür. Hastalar, laboratuvar referans aralıkları temel alınarak elektrolit düzeylerine göre sınıflandırılmış; elde edilen klinik sonuçlar istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, geriatrik hastalarda "sınırda" elektrolit değerlerinin dahi 72 saat içinde tekrar başvuru ve yatış oranlarını anlamlı düzeyde artırdığını göstermiştir. Özellikle sodyum, potasyum ve fosfor parametrelerindeki minimal sapmaların bile kısa dönem klinik sonuçları olumsuz etkileyebildiği saptanmıştır. Sonuç olarak, geriatrik hastalarda elektrolit bozukluklarının değerlendirilmesi yalnızca belirgin anormalliklere odaklanmamalı; "sınırda" değerlerin de klinik önem taşıyabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bulgular, yaşlı hastaların acil servis yönetiminde erken farkındalık, uygun izlem ve risk sınıflaması açısından önemli katkılar sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Geriatri, Elektrolit Dengesizlikleri, Sınırda Değerler, Acil Servis, Morbidite, Mortalitenin TahminiÖğe Hormon reseptörü pozitif metastatik meme kanseri hastalarında CDK4/6 inhibitör tedavisi: Tek merkez deneyimi(Düzce Üniversitesi, 2025) Erboğa, Fatma; Eşbah, OnurMeme kanseri, dünyada kadınlarda en sık görülen kanserdir. Hormon reseptörü (HR) pozitif olan meme kanseri ise bütün meme kanserlerinin %60-75'ini oluşturur. HR pozitif, insan epidermal büyüme faktörü (HER2) negatif olan metastatik meme kanseri hastalarında endokrin tedaviler öncelikle tercih edilmektedir. Bu hastalarda östrojen reseptör modülatörleri, östrojen reseptör antagonistleri, aromataz inhibitörleri ve hücre siklusu üzerinde etkili olan siklin bağımlı kinaz 4/6 inhibitörleri (CDK 4/6 inhibitörleri) kullanılmaktadır. Günümüzde CDK4/6 inhibitörlerinin güvenliği ve etkinliği üzerine her geçen gün daha fazla veri yayınlanmaktadır. Biz de bu nedenle, bu çalışmamızda Düzce Üniversitesi Onkoloji polikliniğinde Ocak 2019 ve Ocak 2025 tarihleri arasında metastatik meme kanseri ile takipli CDK4/6 inhibitörü kullanmış olan hastaların klinik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Öğe Sıçanlarda oluşturulan deneysel renal iskemi reperfüzyon modeline Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin Etkisi(Düzce Üniversitesi, 2025) Ekici, Necati; Başaran, EkremAmaç: İskemi reperfüzyon hasarı; parsiyel nefrektomi, renal transplantasyon ve sepsis gibi klinik durumlarda böbreğe giden kan akımının azalması veya tamamen sonlanması sonucunda ortaya çıkan ve hayatı tehdit eden bir tablodur. Bu çalışmada amniyon hücre kültür özelliği taşıyan Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu deneysel hayvan çalışması, Düzce Üniversitesi Hayvan Deneyleri Etik Kurulu onayı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada 200-250 gram ağırlığında, 8-10 haftalık, 36 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar 4 grubu ayrıldı. Grup 1 (n=9), sham grubu olarak belirlendi ve yalnızca laparotomi uygulandı. Grup 2 (n=9), I/R grubu olarak tasarlandı ve uygun cerrahi prosedürle yalnızca bilateral renal pedikül klemplenerek 45 dakika iskemi sonrası reperfüzyon uygulandı. Grup3 (n=9)'e 45 dakika iskemi uygulandıktan sonra reperfüzyon sağlandı ve reperfüzyondan 1 saat sonra 1 cc Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium intraperitoneal olarak uygulandı ve bu grup tedavi grubu olarak adlandırıldı. Grup 4 (n=9)'e iskemiden 1 saat önce 1 cc Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium intraperitoneal olarak uygulandı ve iskemi reperfüzyon prosedürü aynı şekilde yapıldı. Reperfüzyon tüm gruplar için 24 saat olarak belirlendi ve 24 saat sonra denekler sakrifiye edildi. Kan örneklerinden serum kan üre azotu (BUN), üre, kreatinin seviyeleri belirlendi. Renal doku kesitlerinden ise biyokimyasal olarak Malondialdehit (MDA), Katalaz (CAT), Super Oksit Dismutaz (SOD), Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidant Status (TOS), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Glutatyon (GSH), Nitrik Oksit Sentaz (NOS) konsantrasyonları belirlendi. Histopatolojik incelemeler için H&E ve PAS boyamaları yapılarak EGTI skorlama sistemi kullanıldı. İstatistiksel analizde p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Serum örneklerinden çalışan BUN, üre ve kreatinin değerleri sham grubuna kıyasla I/R grubunda yüksek, tedavi grubunda ise I/R grubuna göre anlamlı derecede düşük olarak bulundu. TAS değerleri I/R grubunda kontrol grubuna göre ciddi derecede düşük belirlendi. Tedavi ve profilaksi grubunda ise I/R grubuna kıyasla yüksek saptandı. TOS/OSI seviyeleri, TAS seviyelerinin tam tersi şekilde I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında I/R grubunda yüksek saptandı. Tedavi grubundaki TOS/OSI seviyeleri I/R grubunda düşük bulundu. GSH, SOD, GPx, CAT ortalama değerleri birbirine benzer şekilde I/R grubunda sham grubuna göre düşük olarak tespit edildi. Tedavi gruplarında ise I/R grubunu göre yüksek olduğu anlamlı bulundu. MDA seviyeleri I/R grubunda kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. NOS seviyeleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Histopatolojik incelemelerde sağ ve sol böbrek dokularını EGTI skorları arasında anlamlı fark yoktu. Sağ ve sol böbrek kesitlerinde I/R grubunda bu skor tedavi, profilaksi ve kontrol grubuna göre yüksekti. Profilaksi ve tedavi grupları kıyaslandığında biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirmelerden sadece GSH seviyelerinde, tedavi grubunun daha yüksek olduğu anlamlı bulundu. Sonuç: Sıçanlarda oluşturulan renal I/R hasarı modelinde Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin histopatolojik ve biyokimyasal araştırma sonucunda doku hasarını azalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: İskemi Reperfüzyon Hasarı, Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium, AmnionÖğe İletim tipi işitme kayıplarında tıkayıcı serumenin rolünün simülasyon ile belirlenmesi(Düzce Üniversitesi, 2025) Özbulat, Bahadır; Ünlü, İlhanAmaç: İşitme kaybı, periferik veya santral işitme yollarındaki patolojiden dolayı atmosferdeki ses dalgalarının algılanamamasıdır. İşitme kayıpları iletim tipi, sensörinöral ve mikst olarak üç ana gruba ayrılır. İletim tipi işitme kaybında, dış kulak veya orta kulaktaki patolojilerden dolayı ses iç kulağa iletilemez. Sensörinöral işitme kaybında ise patoloji iç kulakta veya daha da santraldedir. Yetişkin nüfusun yaklaşık %15'i işitme problemi yaşamaktadır. Yaş gruplarına göre işitme kaybı tipi değişkenlik göstermektedir. Yaş arttıkça sensörinöral işitme kaybı prevalansı artmaktadır. İletim tipi işitme kaybı ise okul çocuklarında ve 70 yaşın üstündeki kişilerde en sık görülmektedir. Dış kulak yolundaki serumene bağlı gelişen işitme kaybı, iletim tipi işitme kaybının en sık nedenidir. Serumen, dış kulak yolunun kartilaj kısmındaki sebase bezler tarafından üretilir. Dış kulak yolunun korunması, temizlenmesi ve kayganlaşmasına yardım eder. Dış kulak yolunun kendi kendini temizleme özelliğinde bozukluk olursa serumen birikimi izlenir. Bu tez çalışmasında amaç, tıkayıcı serumenin iletim tipi işitme kaybı üzerindeki etkisini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Kulak ile ilgili bilinen herhangi bir hastalığı olmayan ve bilgilendirilmiş onamı olan 27 kişi çalışmaya dahil edildi. Bu gruba öncelikle bilateral saf ses odyometrisi yapıldı. Daha sonra serumeni taklit etmek için oyun hamuru kullanıldı. Oyun hamuruyla dış kulak yolu tamamen tıkandı. Ardından oyun hamurunun merkezine sırasıyla 1.1 mm, 2.0 mm, 2.7 mm, 3.3 mm çapında delikler açıldı ve işitme testleri tekrarlandı. Bulgular: Tıkayıcı serumenin, dış kulak yolunu tıkama oranı arttıkça işitme kaybının da arttığı tespit edildi. Tıkayıcı serumene bağlı gelişen iletim tipi işitme kaybının yüksek frekansları daha çok etkilediği gösterildi. Düşük frekanslarda anlamlı bir işitme kaybı olması için dış kulak yolundaki tıkanıklığın totale yakın olması gerektiği anlaşıldı. Sonuç: Tıkayıcı serumen, iletim tipi işitme kaybının en sık nedenidir. Tıkayıcı serumen, boyuttan bağımsız olarak işitme kaybı oluşturabilir. Periyodik kulak burun boğaz muayenesi ile bu sorun çözüme kavuşturulabilir. Anahtar sözcükler: İletim tipi işitme kaybı, Serumen, Saf ses odyometri, Dış kulak yolu darlığı












